Modern çevre düşüncesi insanı çoğu zaman çözüm üretme kapasitesi yüksek, teknolojik olarak yaratıcı ve dünyayı daha sürdürülebilir hâle getirebilecek bir özne olarak anlatır. Bu yaklaşım, insanın aklına, bilimine ve kurumsal kapasitesine güçlü bir güven duyar.
Kur’an’ın insan tasviri ise çok daha karanlıktır.
Kur’an insanı;
zayıf,
aceleci,
nankör,
mala düşkün,
cimri,
tartışmacı,
kendisini yeterli gördüğünde azan,
zalim
ve cahil
bir varlık olarak tarif eder.
Bu sıfatlar yalnızca bireysel ahlak açısından okunmamalıdır.
Bunlar aynı zamanda insanın ekonomik, siyasal ve ekolojik davranışlarının antropolojik temelleri olarak değerlendirilebilir.
Bu açıdan bakıldığında çok daha sert bir tez ortaya çıkar:
Kur’an antropolojisinde tasvir edilen insan, kendi eğilimlerine bırakıldığında çevresel olarak sürdürülebilir bir varlık değildir.
Hatta daha ileri gidilebilir:
İnsan, ahlaki ve kurumsal sınırlar oluşturulmadığında ekolojik açıdan sürdürülemez bir projedir.
Bu sonucun kaynağı teknolojinin yanlış kullanılması değildir yalnızca.
Sorun daha derindedir.
Sorun insanın kendisidir.
İbrahim 14:34 insan için şu ifadeyi kullanır:
“Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.”
Zulüm çoğu zaman insanın başka insana yaptığı haksızlık olarak düşünülür.
Fakat ekolojik açıdan bakıldığında zulmün kapsamı genişler.
İnsan ormanı yok edebilir.
Nehri kirletebilir.
Toprağı zehirleyebilir.
Türlerin yaşam alanlarını ortadan kaldırabilir.
Hayvanları kitlesel üretim nesnelerine dönüştürebilir.
Bir ekosistemin milyonlarca yıllık evrimsel birikimini birkaç on yıl içerisinde yok edebilir.
İnsanlığın doğaya karşı davranışı, Kur’an’ın “zalim insan” tasviri açısından yeniden okunabilir.
Çünkü insan yalnızca ihtiyaç duyduğu kadarını almakla yetinmez.
Gücünün yettiği kadarını almaya eğilim gösterebilir.
Bu ayrım ekolojik kriz açısından belirleyicidir.
Doğada pek çok canlı tüketir.
Fakat insan tüketimini teknoloji, finans, sanayi ve küresel ticaret aracılığıyla gezegensel ölçekte örgütleyebilir.
İnsanın zulmü böylece yalnızca bireysel değil, endüstriyel zulüm hâline gelebilir.
Kur’an insanın nankörlüğünü tekrar tekrar vurgular.
İbrahim 14:34’te insan “çok nankör”dür.
İsrâ 17:67’de insanın nankörlüğü ifade edilir.
Hac 22:66’da da benzer bir vurgu vardır.
Ekolojik açıdan nankörlük son derece önemli bir kavramdır.
İnsan soluduğu havayı üretmez.
İçtiği suyun hidrolojik döngüsünü kurmaz.
Toprağın oluşumunu sağlamaz.
Fotosentezi icat etmez.
Polinasyonu gerçekleştiren böcekleri yaratmaz.
İklim sistemini tasarlamaz.
Bütün ekonomik faaliyetler, aslında insanın kendisinin üretmediği biyofiziksel sistemlerin üzerinde yükselir.
Fakat insan bu altyapıyı çoğu zaman görünmez kabul eder.
Orman yalnızca odun olur.
Nehir yalnızca su kaynağı olur.
Toprak yalnızca üretim girdisi olur.
Deniz yalnızca balık stoku olur.
Maden yalnızca rezerv olur.
Doğa, kendisine verilmiş bir yaşam sistemi olmaktan çıkar ve insanın kullanımına sunulmuş bir stok gibi görülmeye başlanır.
İşte ekolojik nankörlük tam olarak budur.
İnsan kendisini yaşatan sistemi unutup o sistemin kaynaklarını kendisinin doğal hakkıymış gibi tüketmeye başlar.
Fecr 89:20’de:
“Malı aşırı bir sevgiyle seviyorsunuz.”
denilir.
Âdiyât 100:8 de insanın mala güçlü sevgisine dikkat çeker.
Bu iki ifade modern çevre krizinin ekonomik antropolojisini anlamak açısından son derece önemlidir.
Çünkü çevresel sürdürülemezliğin temel nedenlerinden biri insanın ihtiyaçlarının karşılanması değildir.
Sorun, ihtiyaç ile birikim arasındaki farkın ortadan kalkmasıdır.
İnsan beslenmek için üretir.
Sonra daha fazla üretir.
Sonra tükettiğinden fazlasını biriktirir.
Sonra biriktirdiği varlığı daha fazla varlık üretmek için kullanır.
Sonra ekonomik sistemin başarısı, ne kadar yeterli olduğuyla değil ne kadar büyüdüğüyle ölçülmeye başlanır.
Böylece bireysel mal sevgisi kurumsallaşır ve sermaye birikimi rejimine dönüşür.
Kur’an’ın “malı aşırı seven insanı”, biyofiziksel sınırları olan bir gezegende yaşadığında kaçınılmaz biçimde ekolojik baskı üretir.
Çünkü sınırlı gezegende sınırsız biriktirme isteği mantıksal olarak sürdürülemezdir.
İsrâ 17:100’de insanın, Allah’ın rahmet hazinelerine sahip olsa bile tükenir korkusuyla onları tutacağı ifade edilir.
Bu, insanın kıtlık psikolojisinin son derece sert bir tasviridir.
İnsan yalnızca sahip olmak istemez.
Sahip olduğunu kaybetmekten de korkar.
Bu korku paylaşmama davranışını doğurur.
Meâric 70:19–21’de aynı insan tipi daha açık biçimde ortaya çıkar:
Başına kötülük geldiğinde feryat eden, kendisine iyilik ulaştığında ise onu esirgeyen insan.
Ekolojik kriz açısından bu davranış biçimi son derece tanıdıktır.
İnsan ortak çevresel maliyetlerden kaçınmak ister.
Ama doğal kaynaklardan elde edilen özel faydayı elinde tutmak ister.
Kirlenmenin maliyetini toplum ödesin.
Kâr özel kişide kalsın.
Karbon atmosferde biriksin.
Kazanç bilançoda biriksin.
Su havzası zarar görsün.
Üretim büyüsün.
Biyoçeşitlilik kaybolsun.
Servet artsın.
Bu model aslında Meâric’teki davranış kalıbının kurumsallaşmış biçimidir:
Zarar paylaşılır, fayda tutulur.
Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde insanın koşullar değiştiğinde davranışını değiştirdiği görülür.
Yûnus 10:12’de sıkıntıya uğradığında dua eden insan, sıkıntısı kaldırıldığında önceki hâlini unutabilir.
Zümer 39:8’de insan sıkıntı içinde Rabbine yönelir; nimet gördüğünde unutabilir.
İsrâ 17:83’te nimet verildiğinde yüz çevirebilir, kötülük dokunduğunda ise ümitsizliğe düşebilir.
Bu davranış çevre politikalarında da görülür.
Kuraklık olduğunda suyun değeri anlaşılır.
Sel olduğunda sulak alanların önemi hatırlanır.
Orman yangınından sonra ekosistem konuşulur.
Balık stokları çöktüğünde deniz koruma gündeme gelir.
Fakat kriz geçince aynı üretim ve tüketim modeli yeniden devam eder.
İnsan çoğu zaman ekolojik sistemi, sistem sağlıklıyken değil, kendisinin çıkarı zarar gördüğünde fark eder.
Bu açıdan çevre bilinci dahi zaman zaman antropomerkezci menfaatçiliğin uzantısı hâline gelebilir.
İnsan doğayı doğa olduğu için değil, kendisine hizmet etmeyi bıraktığı anda önemsemeye başlayabilir.
İsrâ 17:11’de insanın aceleci olduğu belirtilir.
Enbiyâ 21:37’de ise:
“İnsan aceleden yaratılmıştır.”
denilir.
Ekolojik kriz açısından belki en kritik insan özelliği budur.
Çünkü doğa uzun zaman ölçeklerinde çalışır.
Bir ormanın oluşması onlarca veya yüzlerce yıl sürebilir.
Toprağın oluşumu çok daha uzun zaman alabilir.
Ekosistemlerin yeniden dengelenmesi yıllar alabilir.
Türleşme milyonlarca yıllık evrimsel süreçlerin sonucudur.
Fakat insan kısa vadeli çıkarları tercih eder.
Bir ormanı birkaç günde kesebilir.
Bir sulak alanı birkaç yılda kurutabilir.
Bir maden yatağını birkaç on yılda tüketebilir.
Atmosferin kimyasını birkaç nesil içerisinde değiştirebilir.
İnsan ekonomisinin zamanı ile doğanın zamanı aynı değildir.
Bu nedenle Kur’an’daki acelecilik antropolojisi ile ekolojik sürdürülemezlik arasında doğrudan bir ilişki kurulabilir.
İnsan kısa vadeli fayda üretir; doğa uzun vadeli bedel öder.
Alak 96:6–7 Kur’an’ın insan hakkındaki en önemli hükümlerinden birini verir:
“Gerçekten insan azar; kendisini kendine yeterli gördüğü için.”
Ekolojik modernitenin temel psikolojilerinden biri tam olarak budur.
İnsan teknoloji geliştirdikçe kendisini doğadan bağımsız zannetmeye başlamıştır.
Tarım teknolojisi gelişti.
Enerji üretimi gelişti.
Tıp gelişti.
Ulaşım gelişti.
Şehirler büyüdü.
Dijital ekonomi ortaya çıktı.
Ve insan yavaş yavaş biyosferden bağımsız bir uygarlık kurduğunu düşünmeye başladı.
Oysa hiçbir veri merkezi fotosentezin yerini tutamaz.
Hiçbir finans sistemi su üretemez.
Hiçbir yapay zekâ atmosferin oksijen döngüsünün yerini alamaz.
Hiçbir ekonomik büyüklük toprağın ekolojik işlevlerini ortadan kaldırıp onların yerine geçemez.
İnsan kendisini doğadan bağımsız gördükçe Kur’an’ın ifadesiyle azmaktadır.
Belki modern ekolojik krizin en derin teolojik açıklaması tam olarak burada bulunmaktadır:
İnsan kendisini müstağni zannetmiştir.
Biyosfere ihtiyacı olmadığını düşünmeye başlamıştır.
Ve azgınlığı gezegensel ölçekte sonuç üretmiştir.
Kehf 18:54:
“İnsan tartışmaya her şeyden daha düşkündür.”
Ekolojik kriz yalnızca bilgi eksikliğinin sonucu değildir.
İnsan çoğu zaman bildiği şeyi de inkâr edebilir.
Çünkü insan aklını yalnızca hakikati bulmak için kullanmaz.
Çıkarlarını savunmak için de kullanır.
Bir sektör çevresel etkisini küçümseyebilir.
Bir şirket kendi faaliyetlerinin zararını reddedebilir.
Bir tüketici yaşam tarzının sürdürülemezliğini gerekçelendirebilir.
Bir devlet ekonomik büyümeyi çevresel sınırlardan üstün tutabilir.
İnsan zekâsı bu noktada ekolojik kurtuluşun otomatik aracı değildir.
Tam tersine insan kendi açgözlülüğüne sofistike gerekçeler üretebilir.
Akıl, ahlaktan bağımsız kaldığında insanın kötülüğünü azaltmayabilir; onu daha iyi gerekçelendirebilir.
Nisâ 4:28:
“İnsan zayıf yaratılmıştır.”
Bu zayıflık insanın arzularına karşı kırılganlığında da görülebilir.
Daha büyük ev ister.
Daha güçlü otomobil ister.
Daha fazla tüketmek ister.
Daha yüksek statü ister.
Daha fazla seyahat etmek ister.
Daha fazla enerji kullanmak ister.
Bu arzuların her biri tek tek küçük görünebilir.
Fakat milyarlarca insanın aynı tüketim modelini izlemesi gezegensel bir baskıya dönüşür.
İnsan bireysel olarak zayıftır.
Fakat teknolojik medeniyet içerisindeki zayıflıkları kolektifleştiğinde biyosfer üzerinde son derece güçlü bir baskı yaratır.
Modern çevre probleminin trajedisi budur:
Zayıf insan, güçlü teknolojiye sahip olmuştur.
Ahzâb 33:72’de insan için:
“Şüphesiz o çok zalim, çok cahildir.”
denilir.
Bu iki sıfat ekolojik kriz açısından birlikte düşünüldüğünde ürkütücüdür.
İnsan doğayı değiştirecek kadar güçlüdür.
Fakat değiştirdiği sistemlerin bütün sonuçlarını anlayacak kadar bilgili değildir.
Bir pestisit geliştirebilir, fakat ekolojik ağdaki bütün etkilerini öngöremeyebilir.
Bir baraj inşa edebilir, fakat ekosistem üzerindeki uzun dönemli bütün etkileri hesaplayamayabilir.
Yeni bir organizmayı çevreye bırakabilir, fakat evrimsel sonuçlarını tamamen bilemeyebilir.
Atmosfere milyarlarca ton karbon salabilir, fakat ortaya çıkacak geri besleme mekanizmalarını tam olarak kontrol edemez.
İnsanlığın teknolojik kapasitesi ile ekolojik bilgeliği aynı hızda gelişmemiştir.
Bu nedenle “zalim ve cahil” birleşimi modern çağ için son derece güçlü bir antropolojik tanımdır.
İnsan müdahale edebilecek kadar güçlü, sonuçlarını bütünüyle bilemeyecek kadar cahildir.
Bu karanlık antropolojinin düğüm noktalarından biri Sebe 34:20’dir:
“Andolsun, İblis onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı; müminlerden bir grup dışında ona uydular.”
Bu ayet insan hakkında son derece ağır bir hüküm içerir.
İblis insanın davranışına ilişkin bir beklenti taşımaktadır.
Ve insanların çoğu bu beklentiyi doğrulamaktadır.
İblis’in insan hakkındaki zannının ne olduğunu başka Kur’an pasajlarıyla birlikte düşündüğümüzde daha geniş bir antropolojik tablo ortaya çıkar.
İblis insanın saptırılabileceğini düşünür.
İnsanın arzularına hitap edilebileceğini düşünür.
İnsanın kendisini üstün görebileceğini düşünür.
İnsanın dünyevî olanı tercih edebileceğini düşünür.
İnsanın servete, güce ve kısa vadeli çıkarlara bağlanabileceğini düşünür.
Ve Sebe Suresi'nin ifadesiyle bu zan doğrulanır.
Burada önemli bir ayrıntı vardır.
Bir sonraki ayet, İblis’in insanlar üzerinde zorlayıcı bir gücünün bulunmadığını belirtir.
Bu ayrıntı insan hakkındaki hükmü daha da ağırlaştırır.
Çünkü insan kötülüğü zorlandığı için yapmamaktadır.
İblis’in insanı fiziksel olarak yönetmesi gerekmez.
İnsanın içerisinde zaten;
açgözlülük,
kibir,
acelecilik,
nankörlük,
cimrilik,
menfaatçilik
ve azgınlık potansiyeli bulunmaktadır.
İblis’in başarısı bu potansiyelleri yaratmak değil, onlara hitap etmektir.
Dolayısıyla Kur’an antropolojisinde kötülüğün kaynağı yalnızca dışsal bir şeytan figürüne yüklenemez.
Sebe 34:20’nin daha rahatsız edici okuması şudur:
İblis’in insan hakkındaki karanlık tahmini, insanın kendi tercihleri tarafından doğrulanmaktadır.
Burada teolojik ve ekolojik açıdan son derece provokatif bir soru sorulabilir.
İnsanlık bugün;
ormanları yok ediyor,
atmosferin kimyasını değiştiriyor,
okyanusları kirletiyor,
toprakları bozuyor,
türlerin yok oluş hızını artırıyor,
tatlı su sistemlerini tüketiyor,
doğal habitatları parçalıyor.
Bütün bunları hayatta kalmak için gereken minimum ihtiyaçları karşılamak amacıyla yapmıyor.
Önemli bir kısmını daha fazla üretmek, daha fazla tüketmek, daha fazla büyümek ve daha fazla biriktirmek amacıyla gerçekleştiriyor.
O zaman şu soruyu sormak gerekir:
İnsanlığın ekolojik krizi, İblis’in insan hakkındaki zannının modern ve gezegensel ölçekte doğrulanması olarak okunabilir mi?
Bu elbette bilimsel bir çevre teorisi değildir.
Fakat Kur’an antropolojisi içerisinden yapılabilecek güçlü bir teolojik yorumdur.
İnsan kendisine verilen dünyayı korumamıştır.
Onu ekonomik bir stok olarak görmüştür.
Kendisine yeterli olduğunu sanmıştır.
Mala aşırı bağlanmıştır.
Kısa vadeli çıkarı tercih etmiştir.
Kendisine ulaşan nimeti paylaşmak yerine biriktirmiştir.
Sonuçlarını tam bilmediği sistemlere müdahale etmiştir.
Ve ortaya küresel ekolojik kriz çıkmıştır.
Kur’an’daki;
zalim, cahil, aceleci, nankör ve mala düşkün insan
ile ekolojik krizin faili olan modern insan arasında rahatsız edici bir süreklilik bulunmaktadır.
Buradan oldukça sert bir sonuç çıkar.
İnsan kendi doğal eğilimlerine bırakılırsa sürdürülebilir davranmayabilir.
Çünkü sürdürülebilirlik;
sınır kabul etmeyi,
bugünkü tüketimden vazgeçebilmeyi,
başkalarının hakkını gözetmeyi,
gelecek kuşakları düşünmeyi,
doğanın kendi varoluş değerini tanımayı,
biriktirmeyi sınırlamayı
ve kısa vadeli çıkarın karşısına uzun vadeli sorumluluğu koymayı gerektirir.
Oysa Kur’an’ın negatif insan antropolojisi tam tersini anlatmaktadır.
İnsan acelecidir.
Sürdürülebilirlik sabır gerektirir.
İnsan mala düşkündür.
Sürdürülebilirlik maddi sınır gerektirir.
İnsan cimridir.
Sürdürülebilirlik paylaşım gerektirir.
İnsan nankördür.
Sürdürülebilirlik verilen ekolojik nimetlerin değerini bilmeyi gerektirir.
İnsan kendisini yeterli gördüğünde azar.
Sürdürülebilirlik insanın biyosfere bağımlılığını kabul etmesini gerektirir.
İnsan zalim ve cahildir.
Sürdürülebilirlik güç ile bilgeliğin birlikte kullanılmasını gerektirir.
Dolayısıyla Kur’an antropolojisi ile sürdürülebilirlik etiği arasında temel bir gerilim bulunmaktadır.
Sürdürülebilirlik, insanın doğal eğilimlerinin serbest bırakılması değil, sınırlandırılmasıdır.
Modern çevre politikaları çoğu zaman çözümü teknolojiye bağlar.
Daha verimli motorlar.
Yenilenebilir enerji.
Elektrikli otomobiller.
Karbon yakalama.
Döngüsel ekonomi.
Yeşil finans.
Bunların tümü önemli araçlar olabilir.
Fakat insanın temel davranış modeli değişmediğinde verimlilik yeni tüketim yaratabilir.
Enerji ucuzladığında daha fazla enerji kullanılabilir.
Üretim temizlendiğinde daha fazla üretim meşrulaştırılabilir.
Kaynak verimliliği arttığında toplam kaynak tüketimi yine artabilir.
Bu nedenle çevresel kriz yalnızca mühendislik problemi değildir.
Antropolojik problemdir.
İnsan ne istemektedir?
Ne kadarının yeterli olduğuna kim karar vermektedir?
İnsan neden biriktirmektedir?
Neden daha fazlasını istemektedir?
Neden bugünkü çıkarını geleceğin yaşamından üstün tutmaktadır?
Bu sorular cevaplanmadan yalnızca teknolojiyi değiştirmek, sürdürülemez insanı daha verimli hâle getirmekten ibaret kalabilir.
Kur’an insanı romantikleştirmez.
İnsanın kendi hakkındaki yüceltici anlatısına sert biçimde karşı çıkar.
İnsan zayıftır.
İnsan acelecidir.
İnsan nankördür.
İnsan mala aşırı düşkündür.
İnsan cimridir.
İnsan menfaatine göre davranabilir.
İnsan kendisini yeterli gördüğünde azar.
İnsan zalimdir.
İnsan cahildir.
Ve Sebe Suresi’nde İblis’in insanlar hakkındaki zannının doğrulandığı söylenir.
Bütün bunlar ekolojik açıdan birlikte okunduğunda çok sert fakat tutarlı bir sonuç ortaya çıkmaktadır:
İnsan, kendi hâline bırakıldığında sürdürülebilir bir varlık değildir.
İnsan biyosferin sınırlarını kendiliğinden kabul etmez.
İnsan “yeter” demeye doğal olarak yatkın değildir.
İnsan elde ettiğini paylaşmaya doğal olarak yatkın değildir.
İnsan geleceğin maliyetini bugünkü faydanın önüne kendiliğinden koymaz.
Bu nedenle çevresel sürdürülebilirlik, insan doğasının kendiliğinden ortaya çıkaracağı bir sonuç olarak görülemez.
Tam tersine sürdürülebilirlik;
ahlaki sınırlama,
hukuki sınır,
ekonomik sınır,
kurumsal denetim
ve insanın kendi arzularına karşı geliştirdiği özdenetim
gerektirir.
Kur’an antropolojisi açısından çevre krizinin en temel sebebi belki karbon, teknoloji veya sanayileşme bile değildir.
Bunlar araçlardır.
Daha derindeki neden insandır.
Zalim insan teknoloji kazanmıştır.
Cahil insan gezegensel güç kazanmıştır.
Aceleci insan uzun dönemli ekosistemleri yönetmeye başlamıştır.
Nankör insan kendisine verilmiş biyosferi ekonomik kaynağa dönüştürmüştür.
Mala düşkün insan sınırlı gezegende sınırsız birikimi amaç edinmiştir.
Ve belki de Sebe 34:20’nin çağımız için en rahatsız edici ekolojik okuması tam olarak budur:
İblis’in insan hakkındaki zannını doğrulayan şey yalnızca insanın bireysel günahları değildir; kendisini yaşatan dünyayı tahrip edecek kadar ileri gitmiş olmasıdır.
Bu nedenle insanın çevre sorunundaki konumunu yalnızca “çözümün parçası” olarak tanımlamak eksiktir.
Önce daha rahatsız edici gerçeği kabul etmek gerekir:
İnsan çevresel krizin failidir; kendi eğilimleri sınırlandırılmadığında ise çevresel olarak sürdürülemez bir projedir.
Adem Bilgin