Sivrisinekler, insanlık tarihindeki en ölümcül canlılar arasında gösterilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre sıtma, dang humması, Zika virüsü, sarı humma ve chikungunya gibi vektör kaynaklı hastalıklar her yıl yüz milyonlarca insanı etkilemekte ve yüz binlerce ölüme neden olmaktadır (WHO, 2024). Bu nedenle sivrisinek kontrolü uzun yıllardır halk sağlığı politikalarının temel bileşenlerinden biri olmuştur.
Geleneksel mücadele yöntemleri arasında insektisit kullanımı, habitat yönetimi ve biyolojik kontrol uygulamaları yer almaktadır. Ancak insektisit direncinin artması ve iklim değişikliği nedeniyle sivrisineklerin yayılım alanlarının genişlemesi, yeni teknolojik çözümlere olan ilgiyi artırmıştır. Bu çözümler arasında en dikkat çekici olanlardan biri genetiği değiştirilmiş (GD) sivrisineklerdir.
Ancak burada yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda önemli bir biyoetik tartışma bulunmaktadır.
Genetiği değiştirilmiş sivrisinekler, belirli genetik özellikleri değiştirilerek doğaya salınan sivrisinek popülasyonlarıdır.
Bugüne kadar geliştirilen uygulamalar temel olarak iki kategoriye ayrılmaktadır:
Bu yöntemde sivrisineklerin üreme kapasitesi azaltılmaktadır. Örneğin erkek sivrisineklere aktarılan bir genetik özellik, yavruların erişkin döneme ulaşmasını engelleyebilmektedir.
Bu yöntemde sivrisinekler ortadan kaldırılmak yerine hastalık taşıma yetenekleri azaltılmaktadır.
Son yıllarda özellikle CRISPR tabanlı "gene drive" teknolojileri bu alanda önemli gelişmeler sağlamıştır (Esvelt et al., 2014).
GD sivrisineklerin en güçlü savunusu halk sağlığı yararına dayanmaktadır. Örneğin sıtma nedeniyle her yıl yaklaşık 600 bin insan hayatını kaybetmektedir ve ölümlerin büyük bölümü Sahra Altı Afrika'da gerçekleşmektedir (WHO, 2024).
Bazı modelleme çalışmaları, hastalık taşıyan sivrisinek popülasyonlarının önemli ölçüde azaltılmasının milyonlarca enfeksiyonu önleyebileceğini göstermektedir (Burt, 2014).
Bu açıdan bakıldığında genetik teknolojiler;
Dolayısıyla etik tartışmanın bir tarafında insan yaşamını koruma yükümlülüğü bulunmaktadır.
Ancak mesele yalnızca sağlık yararlarıyla sınırlı değildir. GD sivrisinekler doğaya bırakıldığında geri dönüşü zor veya imkânsız sonuçlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle biyoetik literatüründe birkaç temel soru öne çıkmaktadır.
Bazı etik yaklaşımlar insanın doğaya müdahalesini doğal karşılamaktadır. Tarımın, hayvan evcilleştirmenin ve bitki ıslahının da benzer müdahaleler olduğu savunulmaktadır. Diğer görüş ise burada önemli bir fark olduğunu ileri sürmektedir. İlk kez tüm bir türün genetik kaderi üzerinde kalıcı değişiklikler yapılabilmektedir.
Bu nedenle bazı araştırmacılar gene drive teknolojilerini "ekolojik mühendislik" olarak değerlendirmektedir (National Academies of Sciences, Engineering, and Medicine, 2016).
Ekosistemler karmaşık ağlardan oluşmaktadır. Bir sivrisinek türünün azaltılması veya değiştirilmesi;
üzerinde beklenmedik etkiler yaratabilir.
Bazı bilim insanları hastalık taşıyan sivrisinek türlerinin ekosistem işlevlerinin sınırlı olduğunu savunsa da uzun vadeli sonuçlar konusunda belirsizlik devam etmektedir (Webb, 2021). Bu durum Cartagene Biyogüvenlik Protokolü'nün ihtiyatlılık ilkesini (precautionary principle) gündeme getirmektedir.
GD sivrisinekler sınır tanımayan organizmalardır. Bir ülkede yapılan salım komşu ülkelerde de etkiler yaratabilir. Dolayısıyla karar alma süreçleri yalnızca bilim insanlarının veya şirketlerin kontrolünde olmamalıdır.
Biyoetik literatüründe yerel toplulukların, kamu kurumlarının, bilim insanlarının ve uluslararası kuruluşların katılımıyla çok paydaşlı yönetişim mekanizmaları önerilmektedir (WHO, 2021).
Gene drive sistemleri teorik olarak uzun yıllar boyunca doğal popülasyonlarda etkisini sürdürebilir. Bu nedenle bugün verilen kararlar gelecekteki nesillerin karşılaşacağı ekolojik koşulları etkileyebilir. Bu durum nesiller arası adalet (intergenerational justice) tartışmalarını gündeme getirmektedir (Jasanoff & Hurlbut, 2018).
GD sivrisinekler yalnızca halk sağlığı politikalarının konusu değildir. Aynı zamanda biyolojik çeşitlilik yönetişiminin de konusudur. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında sentetik biyoloji ve gene drive teknolojileri son yıllarda yoğun biçimde tartışılmaktadır.
Özellikle genetik olarak değiştirilmiş organizmaların çevresel risk değerlendirmeleri ve sınır aşan etkileri uluslararası müzakerelerin önemli başlıkları arasında yer almaktadır. Bu bağlamda biyogüvenlik ilkeleri ve ihtiyatlılık yaklaşımı ön plana çıkmaktadır.
Genetiği değiştirilmiş sivrisinekler insanlık tarihinde yeni bir dönemin habercisi olabilir. Bir tarafta sıtma, dang humması ve diğer vektör kaynaklı hastalıkların azaltılması gibi son derece önemli halk sağlığı kazanımları bulunmaktadır. Diğer tarafta ise ekolojik belirsizlikler, etik sorular ve uzun vadeli yönetişim sorunları yer almaktadır. Bu nedenle mesele teknolojiye bütünüyle karşı çıkmak veya koşulsuz destek vermek değildir.
Asıl mesele, bilimsel faydalar ile ekolojik riskler arasında dengeli bir karar mekanizması geliştirebilmektir. Çünkü genetik teknolojiler ilk kez insanlığa yalnızca organizmaları değiştirme değil, ekosistemlerin evrimsel geleceğini de şekillendirme kapasitesi sunmaktadır. Ve bu kapasite beraberinde yalnızca teknik değil, aynı zamanda derin etik sorumluluklar getirmektedir.
Adem Bilgin