Modern siyaset teorisinin en büyük sorunlarından biri, dünyadaki tüm siyasal organizasyonları Fransız Devrimi’nin ürettiği kavramlarla açıklamaya çalışmasıdır. Özellikle “ulus”, “vatandaşlık”, “egemenlik” ve “millet” gibi kavramlar çoğu zaman evrensel gerçekliklermiş gibi ele alınır. Oysa tarihsel gerçeklik çok daha karmaşıktır. Her devlet Fransız tipi ulus-devlet değildir. Her toplum da homojen bir “nation” mantığıyla oluşmamıştır.
Bu durum özellikle Osmanlı İmparatorluğu ve Amerika Birleşik Devletleri örneklerinde açık biçimde görülür.
İlk bakışta biri geleneksel bir imparatorluk, diğeri modern bir cumhuriyet olan bu iki yapı aslında ortak bir siyasal karakter taşır: Her ikisi de Fransız Devrimi sonrası gelişen tekçi ulus paradigmasına tam olarak uymaz.
Sorun tam da burada başlıyor.
Çünkü modern siyaset bilimi hâlâ büyük ölçüde Paris merkezli düşünmektedir.
Fransız Devrimi’nin ortaya çıkardığı “nation” anlayışı; ortak dil, ortak kültür, ortak tarih ve merkezî vatandaşlık üzerinden şekillenen homojen bir siyasal kimlik üretmeye çalışır. Bu modelde farklılıklar ya eritilir ya da merkezin içinde yeniden tanımlanır. Devlet adeta toplumu aynı kalıba döken bir mühendislik mekanizmasına dönüşür.
Fakat Osmanlı böyle değildi.
ABD de tam olarak böyle değildir.
Bu nedenle Osmanlı’yı ya da ABD’yi anlamak için “nation” kavramından çok Fransızca “corps” kavramı daha açıklayıcı olabilir.
Corps, tek tip bir ulusu değil; aynı siyasal beden içinde yaşayan farklı toplulukların organik birlikteliğini ifade eder. Bir bedenin organları gibi… Farklı işlevler, farklı kimlikler, farklı gelenekler; fakat ortak bir siyasal organizma.
Osmanlı sistemi tam olarak bu mantıkla çalışıyordu.
Osmanlı’nın temel amacı herkesi aynı etnik kimliğe dönüştürmek değildi. Rumlar, Araplar, Türkler, Kürtler, Arnavutlar, Yahudiler, Ermeniler ve diğer birçok topluluk kendi kültürel varlıklarını koruyarak aynı siyasal gövde içinde yer alabiliyordu. “Millet sistemi” bile modern anlamda ulus sistemi değil; daha çok yarı-özerk corps yapılarıydı.
Buradaki “millet” kavramı modern Fransız tipi nation kavramıyla karıştırıldığında tarihsel analiz çökmektedir.
Benzer hata ABD için de yapılmaktadır.
ABD çoğu zaman modern ulus-devletin zirvesi gibi sunulur. Ancak ABD’nin tarihsel kuruluş mantığı etnik homojenlik değildir. Amerikan sistemi başlangıçtan itibaren farklı kolonilerin, eyaletlerin, mezheplerin, göçmen topluluklarının ve ekonomik bölgelerin anayasal bir sözleşme altında birleşmesine dayanıyordu.
Aslında ABD, modern çağın en başarılı seküler corps organizasyonlarından biridir.
Bugün bile Texas ile California arasında yalnızca politik görüş farkı yoktur; adeta farklı sosyolojik evrenler vardır. Afro-Amerikan toplulukları, Latin diasporaları, Evangelist bölgeler, teknoloji elitleri ve kırsal muhafazakârlar aynı “Amerikan bedeni” içinde yaşamaktadır. Bu durum klasik Fransız tipi homojen ulus modelinden çok daha karmaşık bir siyasal yapıya işaret eder.
21. yüzyılda ise Fransız Devrimi’nin kavramsal çerçevesi daha da yetersiz hale gelmektedir. Çünkü dijital çağ yeniden çoğulluğu büyütmektedir.
İnsanlar artık yalnızca fiziksel toplulukların değil; dijital ağların, platform kültürlerinin, algoritmik ekosistemlerin ve küresel diaspora yapılarının parçasıdır. Kimlikler katmanlaşmakta, merkezî ulus anlatıları zayıflamakta ve toplumlar yeniden çok merkezli corps yapılarına dönüşmektedir.
Belki de bu yüzden modern dünyanın yeni ihtiyacı, Fransız Devrimi’nin kavramlarını mutlaklaştırmak değil; onları tarihsel bağlamına oturtmaktır.
Çünkü Fransız Devrimi insanlık tarihinin tek siyasal modeli değildir.
Osmanlı başka bir modeldi.
ABD başka bir modeldir.
Ve dijital çağ muhtemelen bizi yeniden çok katmanlı siyasal organizasyonlara götürmektedir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Devlet gerçekten homojen bir pozitivist “nation” olmak zorunda mı?
Yoksa geleceğin dünyası, farklı toplulukların aynı siyasal organizma içinde birlikte yaşadığı yeni nesil “corps” sistemlerine mi dönüşecektir?
Adem Bilgin