Son yıllarda Avrupa siyasetinde dikkat çekici bir dönüşüm yaşanmaktadır. Uzun süre boyunca küreselleşme, Avrupa bütünleşmesi ve liberal evrenselcilik ekseninde ilerleyen siyasal tartışmalar; yerini giderek kimlik, kültür, egemenlik ve medeniyet eksenli tartışmalara bırakmaktadır. Fransa'dan İtalya'ya, Almanya'dan Hollanda'ya kadar birçok ülkede milliyetçi veya egemenlikçi hareketlerin yükselişi gözlemlenmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.
Avrupa'da yükselen hareketlerin tamamı aynı milliyetçilik anlayışını temsil etmemektedir. Kimi hareketler etnik köken merkezli bir yaklaşım benimserken, bazıları kültürel bütünlük ve tarihsel kimlik vurgusuna ağırlık vermektedir. Son yıllarda özellikle "medeniyet", "kültürel devamlılık" ve "stratejik egemenlik" kavramlarının daha sık kullanılmaya başlanması dikkat çekicidir.
Bu gelişme Türkiye açısından da önemlidir.
Çünkü Türk siyasal düşüncesi içerisinde medeniyet ölçeğinde düşünme geleneği aslında yeni değildir. Osmanlı'nın son dönemlerinden itibaren Türk modernleşmesinin önemli aktörlerinden biri olan İttihat ve Terakki hareketi, çoğu zaman yalnızca siyasi mücadeleleri üzerinden değerlendirilse de aynı zamanda bir devlet kurtarma ve medeniyet inşa etme projesiydi.
İttihatçılar için mesele yalnızca bir etnik grubun çıkarlarını savunmak değildi. Asıl mesele çökmekte olan bir devletin yeniden örgütlenmesi, bilimsel kapasitesinin artırılması, eğitim sisteminin modernleştirilmesi ve küresel rekabet koşullarında ayakta kalabilecek bir siyasal organizasyonun oluşturulmasıydı.
Bu yönüyle İttihat ve Terakki geleneği klasik Avrupa etnik milliyetçiliğinden farklı özellikler taşımaktadır.
Avrupa'da 19. yüzyılda gelişen birçok milliyetçi hareket dil, kan bağı ve etnik köken merkezli şekillenirken; Osmanlı coğrafyasındaki devlet merkezli düşünce geleneği daha farklı bir tarihsel tecrübeden beslenmiştir. Türk devlet geleneği uzun süre çok etnisiteli ve çok inançlı siyasal yapılar yönetmiştir. Bu nedenle devlet fikri çoğu zaman etnisitenin önünde yer almıştır.
Bugün Avrupa'da yaşanan dönüşüm incelendiğinde, bazı ülkelerin aslında ulus-devlet milliyetçiliğinden medeniyet ölçekli siyasal tahayyüllere doğru ilerlediği görülmektedir. Avrupa Birliği'nin yaşadığı kimlik krizleri, göç tartışmaları, enerji güvenliği sorunları ve jeopolitik rekabet ortamı, siyasal aktörleri daha büyük ölçekli aidiyet arayışlarına yöneltmektedir.
Bu noktada "medeniyet milliyetçiliği" kavramı önem kazanmaktadır.
Medeniyet milliyetçiliği, etnik kökeni inkâr etmeyen fakat siyasal aidiyeti yalnızca etnisiteye indirgemeyen bir yaklaşımı ifade eder. Tarih, kültür, kurumlar, ortak hafıza, hukuk, bilim, sanat ve ortak gelecek tasavvuru bu anlayışın temel unsurlarıdır.
Türk siyasal düşüncesi açısından bakıldığında ise medeniyet milliyetçiliğinin kökleri oldukça derindir.
Göktürklerden Selçuklulara, Selçuklulardan Osmanlı'ya ve Cumhuriyet'e uzanan çizgi yalnızca bir etnik topluluğun tarihi değildir. Aynı zamanda farklı kültürleri bünyesinde barındırabilen geniş ölçekli siyasal organizasyonların tarihidir. Bu nedenle Türk devlet tecrübesi, medeniyet ölçeğinde düşünmeye alışkındır.
Nitekim günümüzde Türk milliyetçiliği içerisinde de belirli bir dönüşüm gözlemlenmektedir.
Soğuk Savaş döneminin katı ideolojik ayrımları yerini giderek devlet kapasitesi, teknolojik bağımsızlık, enerji güvenliği, dijital egemenlik, savunma sanayii ve jeopolitik dayanıklılık gibi konulara bırakmaktadır. Bu dönüşüm, milliyetçiliğin yalnızca kimlik eksenli değil, aynı zamanda medeniyet eksenli yeniden yorumlanmasına zemin hazırlamaktadır.
Dijital çağın ortaya çıkardığı yeni meydan okumalar da bu dönüşümü hızlandırmaktadır.
Bugün devletlerin karşı karşıya olduğu tehditlerin önemli bir bölümü artık sınır aşan niteliktedir. Siber güvenlik, yapay zekâ, veri egemenliği, algoritmik manipülasyon, enerji ağları ve dijital altyapılar klasik ulus-devlet anlayışının ötesinde stratejik düşünmeyi gerektirmektedir.
Bu nedenle geleceğin milliyetçiliği yalnızca geçmişe referans veren bir kimlik siyaseti değil; geleceği inşa etmeyi hedefleyen bir medeniyet siyaseti olmak zorundadır.
İttihat ve Terakki geleneğinin en önemli miraslarından biri de burada ortaya çıkmaktadır. Bu mirasın özü belirli tarihsel hatalardan veya siyasi uygulamalardan bağımsız olarak değerlendirildiğinde; devlet kapasitesini güçlendirme, bilimsel gelişmeyi teşvik etme, eğitim reformu yapma ve uluslararası rekabet ortamında ayakta kalabilecek kurumsal yapılar oluşturma çabasıdır.
21. yüzyılda medeniyet milliyetçiliği tam da bu nedenle yeniden önem kazanmaktadır. Çünkü geleceğin dünyasında güçlü toplumlar yalnızca ortak bir geçmişe sahip olanlar değil; ortak bir gelecek tasavvuruna sahip olanlar olacaktır. Türk siyasal düşüncesinin önündeki temel soru da budur:
Milliyetçilik yalnızca geçmişin hatıralarını koruyan bir kimlik mi olacaktır, yoksa bilim, teknoloji, hukuk, kültür ve devlet kapasitesi üzerinden yeni bir medeniyet hamlesi üreten bir gelecek projesine mi dönüşecektir?
Avrupa'daki gelişmeler gösteriyor ki bu soru artık yalnızca Türkiye'nin değil, bütün dünyanın gündemindedir. Ve belki de 21. yüzyılın en başarılı siyasal hareketleri, etnik daralmaya saplanmadan medeniyet ölçeğinde düşünebilen hareketler olacaktır.
Adem Bilgin