Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri şudur: İnsanlık tarihinin en yüksek üretim kapasitesine ulaşmış ekonomik sistemi olan kapitalizm, aynı zamanda yaşamın biyolojik altyapısını en hızlı tüketen sistem hâline gelmiştir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitlilik kaybı, su kıtlığı, ormansızlaşma ve ekosistem çöküşleri yalnızca “yanlış politikaların” sonucu değildir; bunlar büyük ölçüde sermaye birikimini merkeze alan ekonomik mantığın yapısal çıktılarıdır.
Kapitalizmin temel amacı ihtiyaç karşılamak değildir. Kapitalizmin temel amacı sermayenin sürekli büyümesidir. Bu nedenle doğa, sistem açısından korunması gereken kutsal bir varlık değil; işlenmesi, dönüştürülmesi ve ekonomik değere çevrilmesi gereken bir “ham madde deposu” olarak görülür. Orman, karbon yutağı olmadan önce kerestedir. Nehir, ekosistem olmadan önce enerji potansiyelidir. Toprak, canlı bir biyolojik ağ olmadan önce yatırım aracıdır.
Sorunun merkezinde tam da bu bakış açısı vardır.
Klasik iktisat teorileri doğayı çoğu zaman “dışsallık” olarak ele almıştır. Yani çevresel yıkım, ekonomik modelin merkezinde değil, kenarında duran ikincil bir maliyet olarak değerlendirilmiştir. Bir fabrikanın nehri kirletmesi, bir maden şirketinin dağ ekosistemini yok etmesi ya da aşırı endüstriyel tarımın toprağı öldürmesi sistem açısından ahlaki bir kriz değil; yalnızca “yönetilmesi gereken maliyetler” olarak görülmüştür.
Bu nedenle kapitalizm doğayı korumaya ancak doğa ekonomik değer üretmeye devam ettiği sürece yaklaşır. Koruma bile piyasa mantığına bağlanır. Karbon piyasaları, yeşil sertifikalar, sürdürülebilirlik endeksleri ve ESG sistemleri çoğu zaman gerçek bir ekolojik dönüşümden çok, kapitalizmin kendi krizini yönetme araçlarına dönüşür. Doğa korunmaz; yalnızca optimize edilir.
Üstelik kapitalist sistem yalnızca doğayı tüketmez; insanın doğayla kurduğu kültürel ilişkiyi de dönüştürür. Geleneksel toplumlarda nehirlerin, dağların, ağaçların ve hayvanların kutsallığına dair ontolojik anlayışlar vardı. Modern kapitalist zihniyet ise evreni ölçülebilir, parçalanabilir ve satılabilir bir veri kümesine indirgeme eğilimindedir. Böylece insan kendisini ekosistemin parçası olmaktan çıkarıp onun yöneticisi ve sahibi olarak görmeye başlar.
Bugün dünyanın birçok yerinde “yeşil büyüme” söylemi yükseliyor. Ancak sonsuz büyüme fikri ile sınırlı ekosistem gerçekliği arasında çözülmesi zor bir çelişki vardır. Gezegen sonludur. Madenler sonludur. Tatlı su kaynakları sonludur. Atmosferin taşıma kapasitesi sonludur. Buna karşın kapitalizm sonsuz genişleme mantığı üzerine kuruludur. İşte sistemin temel ontolojik problemi burada ortaya çıkar.
Elbette bu eleştiri teknoloji düşmanlığı değildir. Sorun teknoloji değil; teknolojinin hangi ekonomik mantık altında kullanıldığıdır. Yapay zekâ, dijital ikizler, büyük veri sistemleri ve çevresel modelleme araçları doğa koruma için devrimsel fırsatlar sunabilir. Ancak bu teknolojiler yalnızca yeni kâr alanları üretmek için kullanıldığında, ekolojik kriz daha sofistike biçimde derinleşir.
Gerçek doğa korumacılık, doğayı yalnızca ekonomik sermaye olarak görmeyen yeni bir medeniyet anlayışı gerektirir. Belki de artık ihtiyaç duyduğumuz şey, “büyüme merkezli ekonomi” yerine “ekolojik denge merkezli uygarlık” fikridir. Çünkü insanlık ilk kez yalnızca ekonomik krizle değil, kendi biyolojik varoluş zeminini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Doğa olmadan piyasa yaşayamaz. Ama piyasa uğruna doğa yok edilirse, sonunda kaybeden yalnızca ekosistemler değil, medeniyetin kendisi olacaktır.
Adem Bilgin