Türkiye–Cezayir Hattı: Akdeniz’de Türk Dünyasının Sessiz Stratejik Derinliği
Türkiye ile Cezayir arasındaki ilişkiler son yıllarda sadece ekonomik veya diplomatik bir yakınlaşma değil; aynı zamanda tarihsel hafızanın yeniden canlanışı olarak okunmalıdır. Akdeniz’in güney kıyısında yer alan Cezayir, Türk dış politikası açısından yalnızca bir enerji ortağı değildir. O, Osmanlı’nın Akdeniz jeopolitiğinde bıraktığı izlerin bugün yeniden stratejik anlam kazandığı bir ülkedir.
Batılı yorumcular Türkiye’nin Afrika açılımını çoğu zaman “neo-Osmanlıcılık” etiketiyle açıklamaya çalışıyor. Oysa mesele bundan daha derindir. Türkiye’nin Cezayir ile geliştirdiği ilişki modeli, sömürgeci olmayan tarihsel hafızanın yeniden diplomatik sermayeye dönüştürülmesidir. Fransa’nın Kuzey Afrika’daki yıkıcı kolonyal geçmişi düşünüldüğünde, Osmanlı mirasının Cezayir toplumunda hâlâ belirli ölçüde olumlu bir karşılık bulması tesadüf değildir.
Türk milliyetçiliği çoğu zaman yalnızca Orta Asya ekseninde okunuyor. Halbuki tarihsel Türk jeopolitiği yalnızca karasal değil aynı zamanda denizseldir. Barbaros Hayreddin Paşa’nın Akdeniz stratejisini anlamadan Türkiye’nin bugünkü Mavi Vatan vizyonu tam kavranamaz. Cezayir işte bu nedenle yalnızca bir Afrika ülkesi değil, Akdeniz’deki tarihsel Türk deniz jeopolitiğinin önemli halkalarından biridir.
Bugün Doğu Akdeniz’de enerji savaşları yaşanırken Türkiye’nin Kuzey Afrika’daki etkinliği kritik önem taşımaktadır. Cezayir’in doğal gaz kapasitesi Avrupa için hayati seviyededir. Avrupa Birliği Rus gazına alternatif ararken Cezayir’in önemi daha da arttı. Böyle bir ortamda Ankara–Cezayir hattının güçlenmesi Türkiye’ye yalnızca ekonomik değil jeopolitik manevra alanı da açmaktadır.
Savunma sanayii iş birlikleri de dikkat çekicidir. Türkiye artık yalnızca ithalat yapan değil, kendi askeri teknolojisini üreten bir devlettir. İHA’lar, deniz platformları, elektronik harp sistemleri ve savunma teknolojileri konusunda Türk sanayisinin yükselişi Kuzey Afrika’da dikkatle takip edilmektedir. Cezayir gibi bölgesel ağırlığı yüksek bir ülkeyle kurulacak savunma ortaklıkları Akdeniz dengelerini doğrudan etkileyebilir.
Burada önemli olan nokta şudur: Türkiye’nin Cezayir ile ilişkisi Batı’ya rağmen değil, Türkiye’nin kendi jeopolitik bağımsızlığı doğrultusunda şekillenmelidir. Türk dış politikası artık tek eksenli hareket edemez. Çok kutuplu dünyada Ankara; Londra, Moskova, Pekin, Türk Devletleri Teşkilatı, Afrika ve İslam dünyası arasında çok boyutlu denge kurmak zorundadır. Cezayir bu denklemin önemli sütunlarından biridir.
Kültürel boyut da ihmal edilmemelidir. Türk dizilerinin Kuzey Afrika’daki etkisi küçümsenemez. Yumuşak güç bazen savaş gemilerinden daha etkilidir. Kültür, tarih ve ortak hafıza; ekonomik anlaşmalar kadar stratejik sonuç doğurabilir. Türkiye’nin Afrika’da Fransa gibi kibirli bir sömürge dili yerine daha eşitlikçi bir yaklaşım sergilemesi Ankara’ya avantaj sağlamaktadır.
Ancak romantizme kapılmak da doğru olmaz. Devletler arasında dostluk değil çıkar vardır. Türkiye ile Cezayir arasındaki ilişkiler duygusal nostaljiyle değil gerçekçi stratejiyle yürütülmelidir. Enerji güvenliği, deniz jeopolitiği, savunma iş birliği, ticaret koridorları ve Afrika’daki nüfuz mücadelesi bu ilişkinin temel omurgasını oluşturmalıdır.
Bugün Türkiye’nin önünde yeni bir soru duruyor: Akdeniz’de yeniden edilgen bir kıyı devleti mi olacak, yoksa tarihsel deniz hafızasını modern teknoloji ve diplomasiyle birleştirerek etkin bir güç mü haline gelecek?
Cezayir ile kurulan stratejik yakınlaşma bu sorunun cevabını belirleyecek başlıklardan biridir. Çünkü Akdeniz’de güçlü olmayan bir Türkiye’nin küresel ölçekte büyük güç olması zordur.
Türk jeopolitiğinin geleceği yalnızca Ankara’dan değil; Trablus’tan, Bakü’den, Lefkoşa’dan ve Cezayir’den de okunmalıdır.
Adem Bilgin