Sulak alanlar çoğu zaman kuşlarla, sazlıklarla, nilüferlerle, balıklarla ve biyolojik çeşitlilikle anılır. Oysa bilimsel açıdan bakıldığında bir sulak alanı önce “ekosistem” değil, fizikokimyasal bir ortam olarak anlamak gerekir. Çünkü yaşam, romantik manzaralardan önce suyun kimyasal özellikleri üzerinde yükselir. Bir sulak alanın kaderini belirleyen ilk unsur; içindeki suyun pH değeri, çözünmüş oksijen miktarı, redoks potansiyeli, tuzluluğu, azot-fosfor dengesi, organik madde yoğunluğu ve mikrobiyolojik süreçleridir. Yani sulak alanlar önce kimyasal bir çözeltidir; ekosistem olma halleri ise bu çözeltinin üzerine inşa edilmiş biyolojik sonuçlardır.
Bugün dünyanın birçok yerinde sulak alan restorasyon projeleri başarısız oluyor. Çünkü politika yapıcılar, mühendisler ve hatta bazı doğa koruma yaklaşımları sulak alanları yalnızca “görünen canlılık” üzerinden değerlendiriyor. Oysa sazlıkların büyümesi, plankton döngüleri, kuş popülasyonları, balık üremesi ve hatta bataklık kokusunun kendisi bile su içerisindeki kimyasal süreçlerin ürünüdür.
Bir gölün ölümü çoğu zaman önce kimyada başlar, biyolojide görünür hale gelir.
Örneğin çözünmüş oksijen seviyesi düştüğünde önce anaerobik bakteriler baskın hale gelir. Ardından hidrojen sülfür gibi toksik gazlar ortaya çıkar. Daha sonra balık ölümleri görülür. En sonunda kuşlar bölgeyi terk eder. Kamuoyu ise ancak kuşlar gidince “ekolojik kriz” olduğunu fark eder. Halbuki kriz çok daha önce, su kolonundaki görünmez kimyasal dengede başlamıştır.
Bu nedenle sulak alan yönetimi sadece biyoloji değildir; aynı zamanda hidrojeokimya, fiziksel kimya, mikrobiyoloji ve termodinamik meselesidir.
Türkiye’de birçok sulak alanın temel problemi de budur. Göller yalnızca su kaybetmiyor; iyonik denge kaybediyor. Tuzluluk değişiyor, sediment kimyası dönüşüyor, azot-fosfor oranları bozuluyor. Tarımsal drenajlarla gelen nitrat yükleri ve pestisitler suyun moleküler karakterini değiştiriyor. Bunun sonucu olarak bazı türler avantaj kazanırken bazıları tamamen yok oluyor.
Aslında ekolojik çöküş çoğu zaman biyolojik değil, kimyasal bir rejim değişikliğidir.
Örneğin ötrofikasyon yalnızca “alg patlaması” değildir. Bu olay; çözeltideki besin elementlerinin enerji akışını bozmasıdır. Fosfor ve azot yükü arttığında sistemin metabolik dengesi değişir. Gündüz aşırı fotosentez olurken gece oksijen çöküşü yaşanır. Bu da ekosistemi istikrarsızlaştırır. Yani mesele yalnızca yosun değildir; mesele suyun termodinamik ve biyokimyasal dengesidir.
Bugün iklim değişikliği de sulak alanları yalnızca kurutmuyor; kimyasal karakterlerini yeniden yazıyor. Buharlaşma arttıkça tuzluluk yükseliyor. Sıcaklık arttıkça çözünmüş oksijen azalıyor. Kuraklık arttıkça organik madde yoğunlaşıyor. Bu süreçler ise ekosistemin bütün trofik yapısını değiştiriyor.
Bir başka ifadeyle: İklim değişikliği önce suyun kimyasını değiştirir, sonra canlıların kaderini.
Bu yüzden geleceğin doğa korumacılığı sadece teleskopla kuş sayımı yapmakla başarılamaz. Sensörlerle sürekli su kimyası izlenmelidir. Dijital ikiz teknolojileriyle göllerin kimyasal simülasyonları kurulmalıdır. Yapay zekâ destekli erken uyarı sistemleri geliştirilmelidir. Çünkü sulak alan yönetimi artık sadece “doğa sevgisi” değil, yüksek düzey veri bilimi ve çevresel kimya meselesidir.
Belki de doğa korumacılığın en büyük hatalarından biri, yaşamı yalnızca makroskobik ölçekte romantize etmesidir.
Oysa yaşamın gerçek dili çoğu zaman görünmeyen iyonlarda, moleküllerde ve enerji gradyanlarında yazılıdır.
Bir sulak alanın ruhu önce kimyada doğar. Ekosistem ise o kimyanın şiiridir.
Adem Bilgin