İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, çölleşme, plastik kirliliği, okyanus asitlenmesi ve sınır aşan çevresel etkiler, çevre sorunlarının artık yalnızca ulusal ölçekte yönetilemeyeceğini göstermektedir. Atmosferin, okyanusların, göçmen türlerin veya küresel karbon döngüsünün ulusal sınırları bulunmamaktadır. Bu nedenle günümüzde çevre politikaları giderek daha fazla "küresel çevresel yönetişim" kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır.
Küresel çevresel yönetişim, devletler, uluslararası kuruluşlar, bilim insanları, özel sektör, yerel topluluklar ve sivil toplum örgütleri arasında çevresel sorunların çözümüne yönelik çok katmanlı iş birliği mekanizmalarını ifade etmektedir (Biermann, 2007).
Ancak bu yönetişim yapısının başarılı olabilmesi için belirli ilkelere dayanması gerekmektedir. Son elli yılda gelişen uluslararası çevre hukuku ve çevre politikası literatürü bazı temel prensipler ortaya koymuştur.
Küresel çevresel yönetişimin en temel ilkesi sürdürülebilir kalkınmadır.
Bu ilke ilk kez sistematik biçimde World Commission on Environment and Development tarafından ortaya konmuş ve gelecek kuşakların ihtiyaçlarını tehlikeye atmadan bugünkü ihtiyaçların karşılanması şeklinde tanımlanmıştır.
Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı ekonomik büyüme ile çevresel korumanın birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan hedefler olduğunu kabul etmektedir (WCED, 1987).
Bilimsel belirsizlik çevresel önlem almamanın gerekçesi olmamalıdır.
Rio Bildirgesi'nin 15. İlkesi ile uluslararası çevre hukukuna giren ihtiyatlılık ilkesi, ciddi veya geri döndürülemez çevresel zarar riski bulunduğunda tam bilimsel kesinlik beklenmeden önlem alınmasını öngörmektedir (UN, 1992).
İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi konular bu ilkenin en sık uygulandığı alanlardır.
Çevresel zararların maliyeti toplumun tamamına değil, zarara neden olan aktörlere yüklenmelidir.
İlk kez OECD (Organisation for Economic Co-operation and Development) tarafından sistematik biçimde geliştirilen bu ilke günümüzde çevre vergileri, karbon fiyatlandırması ve çevresel tazminat sistemlerinin temelini oluşturmaktadır (OECD, 1972).
Bu yaklaşım çevresel maliyetlerin ekonomik sistem içerisinde görünür hâle getirilmesini amaçlamaktadır.
Bütün ülkeler çevrenin korunmasından sorumludur; ancak her ülkenin sorumluluğu aynı değildir.
Rio Bildirgesi'nin en önemli katkılarından biri olan bu ilke, tarihsel olarak çevresel baskıların oluşumunda daha fazla pay sahibi olan gelişmiş ülkelerin daha büyük yükümlülük üstlenmesi gerektiğini savunmaktadır (UN, 1992).
İklim müzakerelerindeki finansman ve teknoloji transferi tartışmaları büyük ölçüde bu ilkeye dayanmaktadır.
Çevre politikalarının bilimsel bilgiye dayanması gerekmektedir.
Günümüzde iklim değişikliği konusunda Intergovernmental Panel on Climate Change, biyolojik çeşitlilik konusunda ise Intergovernmental Science-Policy Platform on Biodiversity and Ecosystem Services gibi bilim-politika arayüzleri bu ilkenin kurumsal örnekleri olarak ortaya çıkmıştır.
Çevresel yönetişimde bilimsel verilerin karar süreçlerine entegrasyonu giderek daha kritik hâle gelmektedir (IPBES, 2019).
Çevresel kararlar yalnızca devletler tarafından alınmamalıdır.
Yerel topluluklar, bilim insanları, özel sektör, kadınlar, gençler ve sivil toplum kuruluşları karar süreçlerine katılabilmelidir.
Bu yaklaşım özellikle Rio Earth Summit sonrasında güç kazanmıştır.
Katılımcılık çevresel politikaların meşruiyetini ve uygulanabilirliğini artırmaktadır.
Çevresel veriler kamuya açık olmalı ve karar alıcılar hesap verebilmelidir.
Günümüzde çevresel izleme sistemleri, açık veri platformları ve dijital çevre bilgi sistemleri bu ilkenin uygulanmasına katkı sağlamaktadır.
Şeffaflık aynı zamanda çevresel yolsuzlukların ve kaynak israfının önlenmesi açısından da önem taşımaktadır.
Doğa parçalar hâlinde değil, bütüncül sistemler olarak yönetilmelidir.
Bir sulak alan yalnızca sudan, bir orman yalnızca ağaçlardan, bir deniz yalnızca balıklardan ibaret değildir.
Çağdaş çevre politikaları ekosistemlerin işlevsel bütünlüğünü korumaya odaklanmaktadır (MEA, 2005).
Bu yaklaşım özellikle biyolojik çeşitlilik yönetiminde temel paradigma hâline gelmiştir.
Gelecek kuşakların hakları da bugünkü kuşakların hakları kadar önemlidir.
Çevresel kaynakların aşırı tüketimi gelecek nesillerin yaşam kalitesini azaltmamalıdır.
İklim değişikliği ve doğal kaynak yönetimi tartışmalarında bu ilke giderek daha fazla önem kazanmaktadır (Weiss, 1990).
21. yüzyılda ortaya çıkan yeni bir ilke olarak değerlendirilebilecek bu yaklaşım; çevresel kararların veri, yapay zekâ, uzaktan algılama, coğrafi bilgi sistemleri ve dijital ikiz teknolojileri ile desteklenmesini savunmaktadır.
Özellikle iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik izleme ve restorasyon faaliyetlerinde dijital araçlar yönetişimin etkinliğini artırmaktadır.
Geleceğin çevresel yönetişimi büyük ölçüde dijital ve veri temelli olacaktır.
Küresel çevresel yönetişim yalnızca çevre koruma politikalarının koordinasyonu değildir. Aynı zamanda insanlığın ortak doğal sermayesini nasıl yöneteceğine ilişkin bir medeniyet projesidir.
Sürdürülebilir kalkınma, ihtiyatlılık, kirleten öder, ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar, bilim temelli karar alma, katılımcılık, şeffaflık, ekosistem temelli yönetim, nesiller arası adalet ve dijital çevresel yönetişim ilkeleri; 21. yüzyılın çevre politikalarının temel sütunlarını oluşturmaktadır.
İklim krizinin ve biyolojik çeşitlilik kaybının hızlandığı günümüzde bu ilkeler artık yalnızca akademik kavramlar değil, gezegenin geleceği için pratik bir zorunluluktur.
Adem Bilgin