Çağımızın baskın anlatısı, insanlığın bir çevre kriziyle karşı karşıya olduğunu söylemektedir. İklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı, çölleşme, su kıtlığı ve ekosistem çöküşleri bu krizin farklı tezahürleri olarak görülmektedir. Bu teşhis büyük ölçüde doğrudur; ancak yeterli değildir. Çünkü çevre krizini yalnızca çevresel bir sorun olarak görmek, hastalığın belirtilerini teşhis edip nedenlerini gözden kaçırmak anlamına gelebilir. Asıl sorun, çevrenin bozulması değil; insanın dünyayla kurduğu ontolojik ilişkinin bozulmasıdır. Bu nedenle günümüzün temel meselesi çevre hukuku eksikliği değildir. Daha derindeki mesele, modern hukukun ve modern devletin hangi varlık anlayışı üzerine kurulduğudur. Başka bir ifadeyle, iklim krizinin arkasında yalnızca karbon emisyonları değil; belirli bir ontoloji, belirli bir epistemoloji ve belirli bir hukuk felsefesi bulunmaktadır.
Heidegger'in düşüncesi tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü Heidegger'in teknoloji eleştirisi, modernliğin çevreyi nasıl tükettiğini değil, doğayı nasıl görünmez kıldığını anlamamıza yardımcı olmaktadır (Heidegger, 1977). Sorun doğanın yok edilmesi değildir. Sorun, doğanın artık doğa olarak görülememesidir.
Modern hukuk kendisini çoğu zaman nötr, teknik ve rasyonel bir düzenleme sistemi olarak sunar. Ancak hukuk felsefesi bize her hukuk düzeninin belirli ontolojik varsayımlar üzerine kurulduğunu göstermektedir.
Roma hukukundan itibaren Batı hukukunun temel ayrımlarından biri kişi (persona) ile şey (res) arasındaki ayrımdır (Villey, 2006). Hak sahibi olanlar kişilerdir. Hak konusu olanlar ise şeylerdir. Modern hukuk sistemleri bu ayrımı büyük ölçüde korumuştur. İnsanlar hak sahibidir. Doğa ise hukukun konusu olan nesnedir.
Ormanlar korunabilir. Ancak ormanlar hak sahibi değildir.
Nehirler yönetilebilir. Ancak nehirler hukuki özne değildir.
Ekosistemler düzenlenebilir. Ancak ekosistemler hukuk yaratmaz.
Bu nedenle modern çevre hukukunun önemli bir bölümü aslında insan merkezli hukukun sınırları içerisinde faaliyet göstermektedir. Buradaki temel ontolojik varsayım açıktır:
Varlığın merkezinde insan bulunmaktadır. Hatta bazılarına göre kainat insan için yaratılmıştır.
Bu nedenle çevrenin korunması çoğu zaman doğanın kendi değeri için değil, insanın geleceği için savunulmaktadır. Bu yaklaşım hukuk felsefesinde antropomerkezcilik (anthropocentrism) olarak adlandırılmaktadır (Bosselmann, 2016). Ancak tam da bu noktada modern devletin ontolojik krizi başlamaktadır.
Modern devletin doğuşu yalnızca yeni kurumların ortaya çıkışı değildir. Aynı zamanda yeni bir dünya tasavvurunun ortaya çıkışıdır. Descartes'ın özne-nesne ayrımı modernliğin temel metafiziklerinden biri hâline gelmiştir. Düşünen özne (res cogitans) ile uzamda yer kaplayan nesne (res extensa) birbirinden ayrılmıştır (Descartes, 1641/1996). Bu ayrımın çevresel sonucu son derece önemlidir. İnsan özne hâline gelir. Doğa nesne hâline gelir. İnsan ölçer. Doğa ölçülür. İnsan yönetir. Doğa yönetilir. İnsan planlar. Doğa planın konusu olur.
Modern devletin bürokratik mekanizmaları bu ontolojik ayrımın kurumsallaşmış biçimidir.
Bir sulak alan artık bir yaşam dünyası değildir. Bir Coğrafi Bilgi Sistemleri katmanıdır. Bir karbon stoku verisidir. Bir ekonomik değerleme tablosudur. Bir arazi kullanım kategorisidir.
Bu araçların tamamı gerekli olabilir; ancak Heidegger'in sorusu farklıdır: Bir şeyi ölçmeye başladığımız anda onu gerçekten görmeye devam ediyor muyuz?
Heidegger'in teknoloji eleştirisinin merkezinde Gestell kavramı bulunmaktadır. Gestell yalnızca teknik bir araçlar bütünü değildir. Daha derinde bir açığa çıkarma biçimidir (Heidegger, 1977). Modern çağda dünya bize kendisini artık bir varlıklar bütünü olarak değil, kullanılabilir kaynaklar bütünü olarak göstermektedir. Heidegger bu durumu Bestand yani "hazır kaynak stoku" kavramıyla ifade etmektedir.
Bu perspektiften bakıldığında: Nehir enerji rezervidir. Orman biyokütledir. Toprak üretim faktörüdür. Hayvan genetik kaynaktır. İnsan ise insan/emek kaynağıdır.
Dikkat edilirse modern yönetim dili dahi Heidegger'in teşhisini doğrulamaktadır. İnsan artık insan değil, insan kaynağıdır. Doğa artık doğa değil, doğal sermayedir. Bilgi artık bilgelik değil, veri setidir.
Bu nedenle Heidegger'in eleştirisi çevrecilikten çok daha radikaldir. Çünkü ona göre sorun kaynakların aşırı kullanımı değildir. Sorun her şeyin kaynak olarak görülmesidir.
Modern çevre hukukunun önemli bir kısmı çevresel haklar söylemi üzerine kuruludur. Ancak burada da bir paradoks bulunmaktadır.
Sağlıklı çevrede yaşama hakkı.
Temiz suya erişim hakkı.
Temiz havaya erişim hakkı.
Bu haklar son derece önemlidir.
Fakat dikkat edilirse hepsi insan merkezlidir. Hak sahibi hâlâ insandır. Çevre ve çevresel unsur yalnızca bu hakkın nesnesidir. Bu nedenle çevresel haklar paradigması çoğu zaman modern hukukun ontolojik sınırlarını aşamamaktadır. Christopher Stone'un meşhur sorusu tam da bu nedenle önemlidir:
"Ağaçların dava açma hakkı olabilir mi?" (Stone, 1972).
Bu soru hukuk tekniğine ilişkin değildir. Bu soru ontolojiye ilişkindir. Çünkü hak sahibi olabilecek varlıkların sınırını sorgulamaktadır.
Tarih boyunca hukukun özne kavramı sürekli genişlemiştir. Bir zamanlar yalnızca özgür erkekler hak sahibiydi.
Daha sonra köleler. Kadınlar. Çocuklar. Azınlıklar. Sonrasında tüzel kişiler. Şirketler. Vakıflar. Devletler.
Bugün ise yeni bir eşikte bulunuyoruz. Ekosistemler hukuki özne olabilir mi?
Bu soru artık teorik değildir.
Yeni Zelanda'daki Whanganui Nehri, Kolombiya'daki Atrato Nehri ve Ekvador Anayasası bu yönde önemli örnekler sunmaktadır (Kauffman & Martin, 2017). Burada ortaya çıkan şey çevre hukukunun genişlemesi değildir. Hukuki varlık anlayışının genişlemesidir.
Ekolojik devlet, çevre dostu devlet değildir. Bu tanım fazla yüzeyseldir. Ekolojik devlet, insan ile doğa arasındaki ontolojik ayrımı yeniden düşünen devlettir. Bu noktada Heidegger'in "Dasein" kavramı önem kazanmaktadır. İnsan dünyaya dışarıdan bakan bir gözlemci değildir. İnsan zaten dünyanın içerisindedir. Heidegger'in ifadesiyle insan dünyada-varlıktır (In-der-Welt-Sein) (Heidegger, 1927/1962). Bu perspektif çevre hukukuna uygulandığında şu sonuç ortaya çıkar:
İnsan çevrenin sahibi değildir. İnsan çevrenin parçasıdır. Ekonomi ekosistemlerin üzerinde değildir. Ekosistemlerin içerisindedir. Devlet doğanın yöneticisi değildir. Doğal süreçlerin içerisinde faaliyet gösteren bir kurumdur. İşte ekolojik devletin ontolojik temeli budur.
Modern devletin temel kavramlarından biri egemenliktir. Ekolojik devletin temel kavramı ise mesken tutma (dwelling) olabilir. Heidegger'in geç dönem eserlerinde geliştirdiği bu kavram, insanın dünyaya hükmetmesini değil, dünyada yer edinmesini ifade etmektedir (Heidegger, 1971). Belki de çevre krizinin nihai çözümü daha fazla çevre mevzuatı değildir. Belki de sorun hukukun hâlâ modernliğin kaynak metafiziği içerisinde düşünmesidir. Çünkü insanlık bugün ilk kez şu gerçekle karşı karşıyadır: Doğayı yönetecek kadar güçlenmiştir. Fakat doğayla birlikte var olmayı henüz öğrenememiştir. Ekolojik devletin doğuşu, yeni çevre politikalarının değil, yeni bir ontolojinin doğuşudur.
Ve belki de geleceğin hukuk felsefesinin temel sorusu şudur:
"Doğa üzerinde nasıl egemen olunur?" değil, "Doğayla birlikte nasıl var olunur?"
Adem Bilgin