Doğa koruma politikaları denildiğinde çoğu zaman ilk akla gelen konular biyolojik çeşitliliğin korunması, milli parkların yönetimi, sulak alanların restorasyonu veya nesli tehlike altındaki türlerin korunmasıdır. Ancak çevre yönetişiminin en az konuşulan alanlarından biri, doğa korumanın kamu maliyesidir. Oysa başarılı bir doğa koruma sistemi yalnızca güçlü mevzuata veya teknik kapasiteye değil, sürdürülebilir ve öngörülebilir bir finansman mimarisine de ihtiyaç duyar. Korunan alanların yönetimi, habitat restorasyonu, biyolojik çeşitlilik izleme çalışmaları, dijital izleme altyapıları, ziyaretçi yönetimi ve kırsal koruma programlarının tamamı düzenli mali kaynak gerektirir.
Türkiye'de doğa koruma alanında önemli miktarda kamu geliri üretilmektedir. Ancak temel sorun, bu gelirlerin önemli bölümünün doğrudan yeniden doğa korumaya tahsis edilmesini sağlayan kurumsal bir mekanizmanın bulunmamasıdır. Bu durum, kamu maliyesi literatüründe yeniden tahsis problemi (reallocation problem) olarak değerlendirilebilecek yapısal bir soruna işaret etmektedir.
Kamu maliyesi literatürü geleneksel olarak vergi, kamu harcamaları, borçlanma ve bütçe politikaları üzerine yoğunlaşmaktadır. Buna karşılık korunan alan finansmanı, doğal sermaye gelirleri ve ekosistem hizmetlerinden elde edilen kamu gelirlerinin yönetimi henüz ayrı bir çalışma alanı olarak yeterince gelişmemiştir. Bu nedenle Doğa Koruma Kamu Maliyesi (Nature Conservation Public Finance) kavramı önerilebilir. Bu alan;
doğa koruma gelirlerinin oluşturulmasını,
bütçelenmesini,
yeniden tahsisini,
performans esaslı kullanımını,
doğal sermaye yatırımlarının finansmanını
inceleyen yeni bir kamu maliyesi alt disiplini olarak değerlendirilebilir.
Türkiye'de doğa koruma faaliyetleri kapsamında çeşitli kamu gelirleri oluşmaktadır. Bunlar genel olarak dört ana grupta değerlendirilebilir.
Korunan alanlar yalnızca biyolojik çeşitliliğin korunmasına hizmet etmez; aynı zamanda önemli bir doğa turizmi ekonomisi oluşturur. Bu kapsamda elde edilen gelirler arasında;
milli park giriş ücretleri,
tabiat parkı giriş gelirleri,
günübirlik kullanım ücretleri,
kamp ve konaklama gelirleri,
ziyaretçi hizmetlerinden elde edilen gelirler
yer almaktadır.
Korunan alanların sunduğu rekreasyon hizmetleri ekonomik değer üretmektedir. Ancak bu ekonomik değerin ne ölçüde yeniden aynı alanların yönetimine döndüğü, doğa koruma finansmanının temel sorularından biridir.
Korunan alanlarda veya ilgili mevzuat kapsamında verilen çeşitli faaliyet izinleri de kamu geliri oluşturmaktadır. Bu kapsamda sulak alan faaliyet izin belgeleri gibi mevzuat çerçevesinde alınan izin bedelleri doğa koruma sisteminin gelir kaynaklarından biridir. Bu gelirlerin amacı yalnızca kamu geliri yaratmak değil, aynı zamanda doğal sermayenin sürdürülebilir yönetimini desteklemek olmalıdır.
Sürdürülebilir av yönetimi kapsamında elde edilen;
av turizmi gelirleri,
avlanma izinleri,
avlak işletme gelirleri,
çeşitli avcılık harç ve ücretleri
de doğa koruma ekonomisinin önemli bileşenleridir. Uluslararası uygulamalarda av gelirlerinin önemli bir kısmı yaban hayatı yönetimine ve habitat iyileştirme çalışmalarına geri aktarılmaktadır.
Bunlara ek olarak;
idari para cezaları,
çeşitli hizmet gelirleri,
bağışlar,
uluslararası proje katkıları,
diğer mevzuat kaynaklı gelirler
de doğa koruma finansmanının tamamlayıcı unsurlarını oluşturmaktadır.
Buradaki temel mesele gelirlerin oluşmaması değildir. Sorun, oluşan gelirlerin doğal sermayeye sistematik biçimde geri dönmesini sağlayan kurumsal bir mekanizmanın bulunmamasıdır.
Başka bir ifadeyle;
Doğa gelir üretmektedir. Ancak bu gelir her zaman yeniden doğa korumaya yatırım olarak dönmemektedir.
Bu durum şu paradoksu doğurmaktadır: Korunan alanlar ekonomik değer üretmektedir. Fakat bu ekonomik değer ile korunan alanların finansmanı arasında doğrudan mali bağ bulunmamaktadır. Ekolojik ekonomi açısından bu sürdürülebilir değildir. Çünkü doğal sermaye sürekli ekonomik değer üretirken, bakım ve restorasyon yatırımları aynı hızda artmayabilir. Sonuçta doğal sermaye aşınırken finansal kaynaklar farklı kamu öncelikleri arasında yeniden dağıtılabilmektedir.
Son yıllarda küresel çevre yönetişiminde doğa koruma finansmanı önemli ölçüde güçlendirilmiştir. Kunming-Montreal Küresel Biyoçeşitlilik Çerçevesi'nin 19. Hedefi biyolojik çeşitlilik için yıllık finansmanın artırılmasını ve kamu ile özel finansman akışlarının güçlendirilmesini öngörmektedir (Convention on Biological Diversity [CBD], 2022).
Ayrıca Dünya Bankası, Global Environment Facility (GEF) ve diğer uluslararası kuruluşlar, doğal sermayenin korunması için sürdürülebilir finansman mekanizmalarının geliştirilmesini öncelikli politika alanlarından biri olarak değerlendirmektedir (World Bank, 2021).
Uluslararası uygulamalarda giderek yaygınlaşan yaklaşım, doğa koruma gelirlerinin belirli oranlarda yeniden koruma faaliyetlerine yönlendirilmesini sağlayan ring-fenced conservation finance (halka çitli koruma finansı) mekanizmalarıdır.
Türkiye için değerlendirilebilecek en önemli yapısal reformlardan biri Ulusal Doğa Koruma Fonu kurulmasıdır. Bu fonun temel amacı yeni vergi koymak değil; mevcut doğa koruma gelirlerinin belirli oranlarını yeniden doğal sermayeye yönlendirmektir. Fon aşağıdaki ilkeler çerçevesinde çalışabilir:
Doğa Turizmi ve Korunan Alan Gelirlerinden belirli bir payın aktarılması,
Faaliyet İzin Belgesi Gelirlerinden katkı sağlanması,
Av Gelirlerinden habitat yönetimine kaynak ayrılması,
Diğer doğa koruma gelirlerinin uygun oranlarda fona yönlendirilmesi.
Fon kaynakları ise yalnızca;
korunan alan yönetimi,
sulak alan restorasyonu,
biyolojik çeşitlilik izleme,
istilacı türlerle mücadele,
doğa temelli çözümler,
dijital izleme sistemleri,
doğal sermaye muhasebesi,
yerel koruma projeleri
için kullanılmalıdır.
Fon yalnızca gelir toplayan bir yapı olmamalıdır. Aynı zamanda performans esaslı çalışmalıdır.
Örneğin;
habitat kalitesindeki iyileşme,
restorasyon başarısı,
ziyaretçi memnuniyeti,
tür izleme sonuçları,
ekolojik bütünlük göstergeleri
finansman tahsisinde dikkate alınabilir.
Bu yaklaşım kamu maliyesini sonuç odaklı doğa koruma anlayışıyla birleştirecektir.
Günümüzde doğa korumanın en önemli sorunlarından biri yalnızca yeni finansman bulmak değildir. Asıl mesele, doğanın ürettiği ekonomik değerin yeniden doğanın korunmasına dönmesini sağlayacak kurumsal mekanizmaları oluşturabilmektir. Türkiye'de doğa koruma gelirleri ile doğa koruma yatırımları arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi, yalnızca bütçe tekniği açısından değil, doğal sermayenin sürdürülebilir yönetimi açısından da stratejik öneme sahiptir. Bu nedenle Ulusal Doğa Koruma Fonu'nun kurulması, yeni bir harcama politikası değil; doğal sermayenin kendi kendini finanse edebilen sürdürülebilir bir kamu maliyesi modeli olarak değerlendirilmelidir.
Doğa koruma ancak doğanın ürettiği ekonomik değerin yeniden doğaya dönebildiği ölçüde kalıcı olabilir. Bu nedenle yeniden tahsis sorunu, çevre yönetiminin teknik bir ayrıntısı değil, Türkiye'nin doğal sermayesinin geleceğini belirleyecek temel kamu maliyesi meselelerinden biridir.
Adem Bilgin