Modern iktisadın en temel varsayımlarından biri ekonomik sistemin kendi başına işleyen bir mekanizma olduğudur. Üretim, tüketim, yatırım ve ticaret süreçleri çoğu zaman doğadan bağımsız analiz edilir. Doğal kaynaklar ise bu sistemin girdilerinden yalnızca biri olarak değerlendirilir.
Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı iktisatçılar bu yaklaşımın fiziksel gerçeklikle uyumsuz olduğunu ileri sürmeye başlamıştır. Çünkü ekonomi uzay boşluğunda faaliyet göstermez; enerji, madde ve ekosistem hizmetleri olmaksızın ekonomik faaliyetlerin sürdürülmesi mümkün değildir.
Bu düşünceden hareketle ortaya çıkan Ekolojik Ekonomi (Ecological Economics), ekonomiyi biyosferin bir alt sistemi olarak tanımlamaktadır (Daly & Farley, 2011).
Bu yaklaşımın temel önermesi oldukça basittir:
Sonsuz ekonomik büyüme sonlu bir biyosfer içerisinde mümkün değildir.
Bu nedenle ekolojik ekonomi yalnızca çevresel maliyetleri dikkate alan bir iktisat yaklaşımı değil; ekonomik sistemin doğa ile ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışan alternatif bir ekonomik paradigmadır.
Ekolojik ekonominin entelektüel temelleri büyük ölçüde Nicholas Georgescu-Roegen'in çalışmalarına dayanmaktadır.
1971 yılında yayımlanan The Entropy Law and the Economic Process adlı eserinde Georgescu-Roegen ekonomik süreçlerin termodinamiğin ikinci yasasından bağımsız düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür (Georgescu-Roegen, 1971).
Klasik iktisat sermayeyi ve emeği üretimin temel faktörleri olarak ele alırken Georgescu-Roegen ekonomik faaliyetlerin aslında düşük entropili enerji ve maddelerin yüksek entropili atıklara dönüştürülmesi süreci olduğunu göstermiştir.
Bu yaklaşım ekolojik ekonominin temel fiziksel çerçevesini oluşturmuştur.
Georgescu-Roegen'in öğrencisi olan Herman Daly, bu fikirleri kamu politikalarına uyarlamıştır.
Daly'nin "Steady-State Economy" yaklaşımı, ekonomik sistemin fiziksel büyüklüğünün ekolojik taşıma kapasitesi tarafından sınırlandırılması gerektiğini savunmaktadır (Daly, 1996).
Bu modele göre:
Ekonominin amacı büyüme değil refahtır.
Kaynak tüketimi ekolojik yenilenme hızını aşmamalıdır.
Atık üretimi ekosistemlerin absorbe etme kapasitesini geçmemelidir.
Doğal sermaye korunmalıdır.
Bugün "degrowth", "post-growth" ve "wellbeing economy" hareketlerinin önemli bir kısmı Daly'nin çalışmalarından etkilenmiştir.
1980'li ve 1990'lı yıllarda Robert Costanza ve arkadaşları ekolojik ekonomiyi uygulamalı bir bilim alanına dönüştürmeye başlamıştır.
Özellikle 1997 yılında Nature dergisinde yayımlanan çalışma, dünya ekosistem hizmetlerinin ekonomik değerinin küresel GSYH'den daha yüksek olabileceğini göstermiştir (Costanza et al., 1997).
Bu çalışma, ekosistem hizmetleri yaklaşımının yaygınlaşmasında dönüm noktası olmuştur.
Neoklasik ekonomi ekonomiyi merkezi sistem olarak görür.
Ekolojik ekonomi ise ekonomiyi;
Atmosfer,
Hidrosfer,
Litosfer,
Biyosfer
içerisinde çalışan bir alt sistem olarak tanımlar.
Bu nedenle ekonomik faaliyetlerin nihai sınırları ekolojik sınırlar tarafından belirlenmektedir.
Ekolojik ekonomi doğal sermaye ile üretilmiş sermayenin tamamen birbirinin yerine geçebileceği varsayımını reddeder.
Bir sulak alanın yerine bir fabrika inşa etmek mümkündür.
Ancak fabrikanın yerine bir sulak alanın ekolojik işlevlerini yeniden üretmek çoğu zaman mümkün değildir.
Bu nedenle güçlü sürdürülebilirlik yaklaşımı benimsenir.
Ekolojik ekonomi üç temel soruya odaklanır:
Ekonominin ölçeği nedir?
Kaynaklar nasıl dağıtılmaktadır?
Kaynaklar nasıl tahsis edilmektedir?
Neoklasik ekonomi çoğunlukla üçüncü soruya odaklanırken, ekolojik ekonomi ilk iki sorunun daha temel olduğunu savunur (Daly & Farley, 2011).
GSYH artışı her zaman refah artışı anlamına gelmez.
Bir petrol sızıntısının temizlenmesi de GSYH yaratır.
Bir ormanın kesilmesi de ekonomik aktivite yaratır.
Bu nedenle ekolojik ekonomi refahın ölçümünde farklı göstergeler kullanılmasını savunur.
2007 yılında başlatılan TEEB (The Economics of Ecosystems and Biodiversity) girişimi, ekolojik ekonominin uygulamaya aktarılmasında önemli rol oynamıştır.
TEEB'in temel amacı ekosistem hizmetlerinin ekonomik görünürlüğünü artırmaktır (TEEB, 2010).
Bu kapsamda:
Sulak alanların taşkın önleme değeri,
Ormanların karbon depolama değeri,
Tozlaşmanın tarımsal üretime katkısı,
Doğal alanların rekreasyon hizmetleri
ekonomik analizlere dahil edilmeye başlanmıştır.
TEEB, doğanın korunmasının yalnızca etik değil ekonomik bir zorunluluk olduğunu ortaya koymuştur.
2010 yılında Dünya Bankası öncülüğünde başlatılan WAVES (Wealth Accounting and the Valuation of Ecosystem Services) programı, doğal sermayenin ulusal muhasebe sistemlerine entegre edilmesini hedeflemiştir (World Bank, 2016).
WAVES yaklaşımının temel sorusu şudur:
Bir ülke doğal sermayesini tüketirken gerçekten zenginleşiyor mu?
Bu soru özellikle madencilik, ormansızlaşma ve su kaynaklarının aşırı kullanımı açısından önem taşımaktadır.
Birleşmiş Milletler tarafından geliştirilen System of Environmental-Economic Accounting (SEEA), çevresel bilgilerin ulusal hesap sistemlerine entegre edilmesini amaçlamaktadır (UN, 2021).
SEEA kapsamında:
Su hesapları,
Enerji hesapları,
Orman hesapları,
Ekosistem hesapları
oluşturulmaktadır.
Bu yaklaşım GSYH'nin ötesine geçerek doğal sermayedeki değişimleri görünür hâle getirmektedir.
SEEA Ecosystem Accounting çerçevesi günümüzde ekolojik ekonominin en önemli uygulama araçlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Ekolojik ekonomi literatüründeki en önemli tartışmalardan biri budur.
Yeşil büyüme yaklaşımı ekonomik büyümenin teknolojik gelişmeler yoluyla çevresel etkilerden ayrıştırılabileceğini savunmaktadır.
Ancak ekolojik ekonominin kurucu isimleri bu konuda daha eleştirel bir yaklaşım benimsemiştir.
Daly, Costanza ve Martinez-Alier gibi yazarlar, sürekli büyüme hedefinin ekolojik sınırlarla uyumsuz olduğunu ileri sürmektedir (Martinez-Alier, 2002).
Bu nedenle ekolojik ekonomi birçok yorumunda kapitalizmin çevresel olarak düzeltilmiş bir versiyonu değil, yeni bir ekonomik sistem önerisi olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu sistemde amaç:
Maksimum üretim değil optimum ölçek,
Maksimum tüketim değil yeterlilik,
Maksimum büyüme değil sürdürülebilir refah,
Sermaye birikimi değil ekolojik dayanıklılıktır.
Ekolojik ekonomi, çevre politikalarının ekonomiye eklenmesi değildir.
Tam tersine ekonominin ekolojik gerçeklik temelinde yeniden kurulması girişimidir.
TEEB, WAVES ve SEEA gibi girişimler bu dönüşümün teknik araçlarını geliştirmiştir. Ancak bu araçlar yalnızca başlangıçtır.
Asıl mesele ekonominin nihai amacının ne olduğudur.
Ekolojik ekonomi bu soruya şu cevabı vermektedir:
Ekonominin amacı sınırsız büyüme değil; insanların ve diğer canlıların, gezegenin ekolojik sınırları içerisinde uzun dönemli refahını sağlamaktır.
Bu nedenle ekolojik ekonomi yalnızca bir iktisat teorisi değil, aynı zamanda yeni bir uygarlık tasavvurudur.
Adem Bilgin