Türkiye'de genetik kaynaklar konusunda yürütülen kamu politikalarının önemli bir bölümü hâlâ 1990'lı yılların biyoteknoloji anlayışına dayanmaktadır. Kamu kurumlarında, akademide ve hatta bazı mevzuat çalışmalarında genetik kaynak denildiğinde çoğu zaman akla bitki, hayvan, mantar veya mikroorganizma örnekleri gelmektedir.
Oysa biyoteknoloji devrimi çoktan yeni bir aşamaya geçmiştir. Bugün biyoteknoloji sektöründe ekonomik değerin önemli bir kısmı artık fiziksel genetik materyallerden değil, bu materyallerden elde edilen DNA ve RNA dizi bilgilerinden üretilmektedir. Başka bir ifadeyle, ekonomik değeri yaratan unsur çoğu zaman genetik kaynakların kendisi değil, onların dijitalleştirilmiş genetik bilgisidir.
Bu nedenle günümüzde asıl ekonomik mal çoğu durumda bir tohum, bakteri veya bitki örneği değil; genom veritabanlarında saklanan DNA dizi bilgisidir. Türkiye'de bu yeni paradigmaya ilişkin DKMPGM, TAGEM, OGM ve TÜBİTAK koordineli bir çalışma yapmalıdır.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD) 1992 yılında kabul edildiğinde genom dizileme son derece pahalı ve sınırlı bir teknolojiydi. Sözleşmenin 2. maddesinde genetik kaynaklar; "gerçek veya potansiyel değere sahip genetik materyal" olarak tanımlanmıştır (CBD, 1992). Buradaki kritik kavram "materyal"dir.
1992 yılında ekonomik değer fiziksel örnekler üzerinden düşünülüyordu:
Bir bitki örneği,
Bir bakteri kültürü,
Bir mantar izolatı,
Bir hayvan dokusu.
Ancak günümüzde durum tamamen değişmiştir. Bir mikroorganizmanın genomu birkaç saat içerisinde dizilenebilmekte ve elde edilen veri dünyanın herhangi bir yerindeki araştırma merkezinde kullanılabilmektedir. Artık ekonomik faaliyet çoğu zaman fiziksel örneğin transferiyle değil, dijital verinin transferiyle gerçekleşmektedir.
BMBÇS kapsamında son yıllarda en yoğun tartışılan kavramlardan biri Digital Sequence Information (DSI) yani Dijital Dizi Bilgisidir. DSI genel olarak;
DNA dizileri,
RNA dizileri,
Protein dizileri,
Genom verileri,
Genetik veri kümeleri
gibi dijital biyolojik bilgileri ifade etmektedir.
Bugün bir araştırmacının Amazon'daki bir bakteriyi fiziksel olarak laboratuvarına getirmesine gerek olmayabilir. Genom dizisi kamuya açık bir veri tabanında bulunuyorsa, ilgili gen bilgisini kullanarak:
Yeni bir ilaç,
Yeni bir enzim,
Yeni bir biyoplastik,
Yeni bir biyoyakıt,
Yeni bir sentetik biyoloji ürünü
geliştirebilir. Ekonomik değer artık bakterinin kendisinde değil, bakterinin dijitalleştirilmiş genetik bilgisinde oluşmaktadır.
Montreal'de gerçekleştirilen CBD COP15 toplantısında kabul edilen 15/9 sayılı karar, uluslararası toplumun bu gerçeği kabul ettiğinin göstergesidir. Taraflar, Dijital Dizi Bilgisinden doğan faydaların paylaşımı için yeni bir çok taraflı mekanizma kurulmasına karar vermiştir. Bu kararın arkasındaki mantık son derece açıktır:
Eğer ekonomik değer yalnızca fiziksel genetik kaynaklardan doğsaydı, DSI konusunda ayrı bir küresel mekanizma kurmaya gerek olmazdı. DSI'nin COP gündeminin merkezine oturmasının nedeni, biyoteknolojik değerin giderek fiziksel örneklerden dijital genetik bilgiye kaymasıdır.
2024 yılında gerçekleştirilen COP16 sürecinde bu yaklaşım daha ileri taşınmıştır. Taraflar, DSI kullanımından elde edilen faydaların paylaşılmasına yönelik çok taraflı mekanizmanın işleyiş esaslarını kabul etmiş ve Cali Fonu'nun oluşturulmasına karar vermiştir. Bu gelişme uluslararası hukuk açısından tarihi bir dönüm noktasıdır. İlk kez uluslararası toplum, fiziksel genetik materyal ile dijital genetik bilgi arasındaki ayrımı açık biçimde politika gündemine taşımıştır.
Türkiye dahil birçok ülkede hâlen şu varsayım hakimdir: "Genetik kaynağı korursak ekonomik değeri de korumuş oluruz." Bu varsayım artık eksiktir. Elbette genetik kaynakların korunması gereklidir.
Ancak ekonomik değerin önemli kısmı artık:
Sekanslama teknolojilerinde,
Biyoinformatikte,
Yapay zekâ destekli genom analizlerinde,
Sentetik biyolojide,
Dijital genom veri tabanlarında
üretilmektedir.
Bir ülke milyonlarca hektar biyolojik çeşitliliğe sahip olabilir. Ancak bu çeşitliliğin genomik bilgisini işleyemiyorsa, ekonomik değerin büyük kısmı başka ülkelerde oluşabilir.
Sanayi ekonomisinin hammaddesi kömürdü. Petrol ekonomisinin hammaddesi ham petroldü. Dijital ekonominin hammaddesi veridir. Biyoekonominin yeni hammaddesi ise genomik bilgidir. Bu nedenle gelecekte ülkelerin rekabet gücünü belirleyecek göstergelerden bazıları şunlar olacaktır:
Genom veri tabanları,
Ulusal biyoinformatik altyapıları,
Yapay zekâ destekli genom analiz kapasitesi,
Sentetik biyoloji laboratuvarları,
Genetik veri yönetişim sistemleri.
Bir ülke yalnızca biyolojik çeşitliliğe sahip olduğu için değil, bu çeşitliliğin dijital bilgisini işleyebildiği ölçüde biyoteknolojik güç olacaktır.
BMBÇS'nin son yıllardaki DSI müzakereleri bize çok önemli bir gerçeği göstermektedir: 21. yüzyılda ekonomik değerin merkezi giderek genetik kaynaklardan dijital genetik bilgiye kaymaktadır. Bu nedenle biyolojik çeşitlilik politikaları yalnızca koruma eksenli düşünülemez.
Koruma kadar önemli olan konu; genomik veri üretimi, biyoinformatik kapasite, sentetik biyoloji altyapısı ve dijital genetik bilgi yönetişimidir. Kısacası yeni biyoekonomide stratejik varlık yalnızca genetik kaynak değildir. Asıl stratejik varlık, genetik kaynağın içerdiği ve dijitalleştirilebilen bilgidir.
Biyolojik çeşitlilik çağından genomik bilgi çağına geçiyoruz. Kamu yönetimi bunu ne kadar erken anlarsa, ülkelerin gelecekteki biyoteknolojik rekabet gücü de o kadar yüksek olacaktır.
Adem Bilgin